Bu yazıya ihtiyaç duymamın sebebi, evrenin bana sunduğu türlü zorlukların ortasında verdiğim yaşam mücadelesidir. Zaman zaman kırılgan hissediyorum. Çünkü düşünce özgürlüğünün gittikçe kısıtlandığı, bireysel hakların arka plana itildiği bir baskı ortamında yaşamak kolay değil. Ama işte tam da bu kırılganlıkta içimdeki gücü fark ediyorum: Mustafa Kemal Atatürk’ün çocuklarından biri olduğumu hatırlamak, bana büyük bir dayanma gücü veriyor.
Atatürk, dünya üzerindeki en önemli başkomutanlardan biridir. Ama onu yalnızca savaşlarıyla değil; çocuklara, hayvanlara, doğaya ve insanlara olan sevgisiyle anıyorum. Çünkü insanı merkeze alan bir liderlik anlayışıyla, toplumun geleceğine yön verdi. O bize yalnızca bir kurtuluş değil, bir varoluş mirası bıraktı. Bugün yaşadığımız belirsizliklerin ortasında hâlâ umutla ayakta durabiliyorsak, bu onun sayesindedir.
Her toplumda olduğu gibi bizim toplumumuzda da “ikili durumlar” var. İnsanlar genellikle yaşamadıkları şeyler hakkında konuşmazlar ama yaşadıklarında da çoğu kez ’daha beteri’ni arar gibidirler. Bu bir tür zihinsel mahkumluk hâlidir. Önce belirsizlik yaratılır, sonra umut aranır. Fakat bu süreçte kendi gerçekliğinden uzaklaşanlar, sonunda kendi hayatını bile yaşamak istemediğini söyleyebiliyor. Bu da bana göre bir zayıflık göstergesidir.
Son zamanlarda beni en çok kıran şey, Türkiye’deki toplumsal ve politik tutumlar oldu. Kendi çocukluğumda, okulumda ya da sokakta bu kadar açık kötülükler yoktu. Göç politikaları, düzensiz akışlar, denetimsiz sınırlar derken yaşadığım yerin kimliği değişiyor. Evet, insan haklarına sonsuz saygım var. Ama bu ülkenin bir kimliği, bir kültürü, taşıdığı anlam var: Biz Türk’üz. Bu değiştirilemez bir bütünlüktür.
Geçen yıl X hesabımı kapattığımı hatırlıyorum. Çünkü gerçek olmayan yapılarla, dijital provokasyonlarla uğraşmak bana göre zaman kaybıydı. Şimdi sadece takip ediyor ve kalemimi orada da paylaşıyorum ama herhangi bir tartışmaya dâhil olmuyorum. Çünkü gördüğüm şu: Bazıları burayı gerçekten Afganistan, Suriye, Pakistan ya da Hindistan sanıyor. Oysa Türkiye laik bir ülkedir ve böyle kalmalıdır.
Bunu sadece sosyal medyada değil, iş yerlerinde de gördüm. En son çalıştığım yerde de benzer sebeplerle yolları ayırdım. Görünüş ve davranışlar arasındaki fark beni rahatsız etti. O noktada fark ettim ki para önemli olabilir ama asla bir özgürlük bedeli değildir. Tazminatımı ödeyerek özgürlüğümü aldım. Bu bir dönüm noktasıydı. Kalemim, o noktadan sonra benim için bir terapiye dönüştü.
Bugünden baktığımda, bu süreçler beni artık şaşırtmıyor. Karşımdaki kişi, beni aptal sanarak bir tutum geliştirdiğinde, bu küçüklerin oyunudur diyorum. Dahil olmak gereksiz. Eğer siz de yanlış politikalarla hayatınızın mahvolduğunu hissediyorsanız, mücadele edin. Gerektiğinde, gerektiği cevabı verin. Yoksa sonunda ezilen, siz değil onlar olur. Duruşunuz sağlam, yolunuz belli olsun.
Daha önce başka bir yazımda söylediğimi şimdi yinelemek istiyorum:
“Asla sizinle aynı düşüncede olup bu davranışta bulunmayan insanları sorgulamadan geçmeyin. Eğer bir iki kez tekrar ediliyorsa, bu yalnızca stratejik bir oyundur.”
Umudunuz kendiniz olun. Yalnız kaldığınızda Atatürk’ü düşünün. O size mutlaka bir yol gösterecektir. Çünkü biz Türkler için yenilgi diye bir şey yoktur.
Hep ileri dedik, hep diyeceğiz.
Yorum bırakın